Flamboyant Striker!

Nisan, 2008 için Arşiv

Galatasaray:1 – Fenerbahçe:0

Yazan: flamboyantstriker Nisan 27, 2008

Uzun zamandır yazmıyordum, böyle bir maçtan sonra yazmak nasip oldu, sağlık olsun…

Öncelikle maçtan önce benim ideal kadrom şöyleydi.

————–Volkan————-

Gökhan–Edu–Lugano–Vederson

Deivid–Aurelio–Maldonado–Uğur

—————Alex—————

————–Kezman————

Biliyorum Kezman’ı bu maçtan önce çok eleştirmiştim ama ilk 11 de başlaması bu maç için mantıklıydı. Fakat mantıksız olan o kadar çok şey vardı ki…
Örneğin; Uğur neden sol bek? Sanki adam yok sol bekte! Ne geride bir şey yaptı ne ileride! Onun yerine Vederson oynasa daha etkili olacağı kesindi. Sakatlıktan çıkmış olsa anlarım ama adam kart cezalısıydı yahu!
Colin… Kazım geniş alanları seven bir oyuncu. Bu herkes tarafından biliniyor. Biraz boşluk bulsun, kaleye yüzünü dönsün tamam. Allah aşkına Galatasaray’la bu 4. maçımız, hala bu takımın iyi alan daralttığını öğrenemediysen sana pes derim başka hiç bir şey demem!
Yediğimiz gol. O ne Allasen? Konuşmak bu kadar mı zor ya! Bırak dese biri top bizde, ki o bölgede Galatasaraylı yok. Volkan tamam iyi hoş çıktın, bırak da demedin eyvallah ama kardeşim tenis topu mu tutacaksın? Ne o tek elle çıkmak? Bari yumruklamak için çık!
Alex… Dar alanın arasında sıkıştı kaldı. Hayaletten hiç bir farkı yoktu.
Taktiksel ve dizilişsel hatalar nedeniyle kaybedilmiş bir maç.
Şampiyonluğun kutlu olsun Galatasaray.

Yazı kategorisi: Türkiye'den Futbol | » yorum bırak;

Ali Sami’yi anmak

Yazan: flamboyantstriker Nisan 19, 2008


Resime bakın, bana hak vereceksiniz. Sen neymişsin be Sarbi?

Yazı kategorisi: Transfer Haberleri, Türkiye'den Futbol | » yorum bırak;

Fethiyespor

Yazan: flamboyantstriker Nisan 19, 2008


Derinlemesine Pas’ta okuduğum şu posttan sonra aklıma anılarım geldi. Ben küçüktüm o zaman. İlçemizin futbol takımının formasını gururla taşıyoruz. Çok büyük bir futbolcu olma hevesi var hepimizin içinde. Marmarisspor, Fethiyespor gibi takımları içeride yensek de dışarıda olmuyor. Fethiye deplasmanına giderken çok umutluyduk. Her zamanki gibi takımımızın renklerindeki ufak minibüsümüze doluşup, minibüsçü abimizin çok sevdiği Onur Akın eşliğinde Fethiye’ye doğru yol alıyoruz. Belki de Onur Akın’dan başka kaseti yoktu ama olan kasette de bir içim su şarkılar vardı. Yolda yağmur başladı. O sırada Onur abi ‘Ben yağmur yüklü bir bulutum’ diye koyverince biz de yasladık kafamızı cama ince ince yağmuru izliyorduk. Yağmur bir süre sonra durdu. İyi demişti hocamız, çok kaygan olmaz zemin.
Nihayet Fethiye’ye varmıştık. Stadı çok hoşumuz gitmişti, tribünleri falan çok güzeldi. Aslında bizim de stadımız güzeldi ama bu daha modern görünümlüydü. Fakat şu an maçlarını oynadıkları stat değildi sanırım ya da hafızam beni tamamen yanıltıyor. Zemine bakmak için sahaya çıktığımızda hüsranla karşılaştık. Yağmur Fethiye’ye daha insafsız davranmıştı. Zemin su içindeydi, yer yer gölcükler oluşmuştu. Olsun diyip soyunma odasına girdik. Ben bu oynadığım takımda defans olarak alınmıştım. Yaşıtlarıma göre fizikli olmam bunda etken oldu tabi. Defans oynamayı sevmesem de ses etmedim. Zaten bir süre sonra beceremediğim için yedek kaldım. Daha sonra idmanlarda forvet olarak denemişti hoca. İyiydim forvette ama benden yaşça büyük bir iki kişi daha vardı. İyi de oynuyorlardı. Biri sakatlanınca yerine ben geçmiştim bir önceki maç. Şimdi yine ben başlayacaktım ilk 11′de…
Çıktık sahaya. Çıkarken Fethiyespor’un hocası bizi uyarmıştı; “aman ha çocuklar zemin çok kaygan dikkat edin kendinize” diye. Maç başladı. Biz daha ne olduğunu anlamadan ilk golü yemiştik. Ardından oyunda dengeyi kursak da bir gol daha yedik. Devre oldu. Hocamız olsun çocuklar olsun diyordu.
İkinci yarıya başladık, daha atak oynuyorduk artık. Pozisyonun birinde takım arkadaşım bana pas vermek yerine kaleciyi çalımlamaya çalışınca kaleci can havliyle ayaklarına kapandı. O an bizim forvet ‘Hocam!’ diye öyle bir bağırdı ki yanına gitmeye cesaret edemedim. Hala bağırıyordu. Gittim yanına, ekranda futbolcuları izlerken ayak burkulmasına bile dayanamayan ben kırık bir ayakla karşı karşıyaydım. Hem de nasıl bir kırık. Ömrüm boyunca hiç bir yerim kırılmadığı için ne o acıyı bilirim ne de nası bir şey olduğunu. Ama eminim o kırık çok acımıştır.
Daha sonra ambulans geldi, arkadaşın çığlıkları arasında onu götürdüler. Bizde de moral tamamen sıfırlanmıştı. O an sahadan çıkmak istedim. Hiç bir topa ayak uzatmak istemiyordum çünkü. Rakip takımın yaş ortalaması daha yüksek olduğu için onlar daha metanetle karşılamış olacaklar ki gol atmaya devam ettiler. Biz de bir tane attık ama kim attı nasıl attı hiç hatırlamıyorum. Ama skor çok net beynimde: 5-1!
Dönüşte hem kırığın hem yenilmenin verdiği üzüntüyle minibüsten çıt çıkmıyordu. Hocamız da ayağı kırılan arkadaşın yanındaydı. Hoparlölerden yine aynı adamın sesi geliyordu.
Bir ‘Geceyi sana yazdım’ diyordu, bir ‘Seviyorum seni’…
Neden yazdım bilmiyorum. Eskilere döndüm birden. Her ne kadar böyle bir şey yaşamış olsam da ben de Fethiyespor’un arkasındayım.

Yazı kategorisi: Türkiye'den Futbol | 1 Yorum »

Julio Baptista

Yazan: flamboyantstriker Nisan 18, 2008


Daha önce Julio Baptista’nın Real Madrid’ten ayrılacağı haberini burada vermiştim. Julio Baptista’yı Fenerbahçe’nin istediği yazılmış. Daha önce de yazdığım gibi Real Madrid onu Dani Alves transferinde kullanmak istiyor. Eğer ki Sevilla inat edip ‘Sat-mı-yo-ruz’ diye Bernabeu civarına reklam verirse, o zaman Fenerbahçe’nin onu alma şansı doğar gibime geliyor. Çünkü Baptista da eski kulübünde oynamayı isteyecektir. Ön liberodan forvete kadar her mevkide oynayabilen bir isim. Niteki Sevilla’da ön libero oynuyordu. Ayrıca bu adamın omuzları bir garip. Fazlaca geniş, vücutla uyum sağlıyor fakat kafa onun değilmiş gibi duruyor. Her neyse bakalım resmi sitede ne zaman yalanlanacak. Yandaki resim de Arjantin’e attığı golden sonra sevinirken çekilmiş. Sanırım yanındaki de at hırsızı Vagner Love.

Yazı kategorisi: Transfer Haberleri, Türkiye'den Futbol, İspanya'dan futbol | 1 Yorum »

Sabri Fiorentina’ya mı?

Yazan: flamboyantstriker Nisan 18, 2008


Bugün çok garip bir haber okudum. Sabri’yi izlemek için Fiorentina’dan bir yetkili gelip Gençlerbirliği maçında tribündeki yerini almış. Hem de yanında Sabri’nin menejeri oturuyormuş. Yahu eğer Fiorentina Sabri’yi alırsa ben onların transfer politikasından şüphe ederim. Sabri kim? Galatasaray için ne yapmış şimdiye kadar. Her maç yaradana sığınıp uzaktan vuruyor. çoğu kaleyi tutmuyor, tutanlar da gol olmuyor. Kırk yılda bir giriyor bir tanesi içeri. Ortaları desen, Hakan Şükür Sabri’nin ortaları yüzünden futbolu bırakacak, yakındır. İlla Türkiye’den birini istiyorsan, ne biliyim Arda’yı al, veya Uğur Boral’a teklif yap. Sabri kim Allah aşkına! Umarım basınımızın sallamasyon haberlerinden biridir.

Yazı kategorisi: Transfer Haberleri, Türkiye'den Futbol, İtalya'dan Futbol | » yorum bırak;

Güldünya Tören

Yazan: flamboyantstriker Nisan 17, 2008

Güldünya’yı hepiniz hatırlarsınız. Şu batasıca törenin kurbanlarından hani. Hatırlamaz mısınız yoksa? Şu yazıyı okuyun. Onun ağzındanmış gibi çok çok kısa dinleyin. Kesin hatırlayacaksınız:

“Çok mektup yazmışlığım yoktur. Hatta bilmem mektup yazmayı. Bu yüzden söyleyeceklerim size ilginç gelmezse kusuruma bakmayın lütfen.

Ben Güldünya Tören. İki yıl önce, töre yüzünden öldürüldüm. Şimdi mektup yazmak geldi içimden. Yoksa küçük bir şey eksik kalacaktı sanki. Yemeğin tuzunun az olması gibi. Kimse yemeğin tuzu az olsun istemez, değil mi?

Uluslararası Af Örgütü’nün kampanyasında bana yazılan mektupları okudum. Sadece Perihan’ın, Işıl’ın ve Ezgi’nin mektuplarını değil, hepsini okudum. Yazanların ellerinden tek tek öperim.

Öyle okumuş biri değildim yaşarken; ama takdir edersiniz ki ölüm insanı bilge yapıyor. Her şeye aradaki ince tülün ardından bakabiliyorsunuz ve bu sayede dünya netleşiyor gözünüzde.

Gerçi öldürülmüş olmak hâlâ çok kötü. Hele benim gibi, bir devlet hastanesinde öldürüldüyseniz bunun travması öldükten sonra bile sürüyor, inanın. Teyze kızının kocası tarafından tecavüze uğramak, yirmi bir yaşında Bitlis’ten İstanbul’a kaçmak, evlattan ayrı düşmek de kötü elbet.

Ama en kötüsü ölümün insana kendi kanıyla gelmesi. Atasıyla, abisiyle, kardeşiyle gelmesi.

İki yıl önce gittim. O günden beri hakkımda bazı şeyler okudunuz. Ben de hakkınızda çok şey öğrendim. Memleketimin insanlarısınız, merhamet duygusuna hâlâ sahip diyarlardan birinde yaşıyorsunuz. İster Van’da olun ister İstanbul’da, kucağımda bebeğimle çekilmiş o bulanık fotoğrafı görünce içinizin cız ettiğini biliyorum. Ama bilmek gerçeği değiştirmiyor.

Kaçtım ama ölüm beni buldu. Yani fotoğrafın aksine, gerçek son derece net.

Burada geçen iki yılda öğrenecek zamanım oldu. Bilge ölmüşlerimizle tanıştım. Onlar yaşadığımın bana özgü olmadığını, pek çok kadının şiddete maruz kaldığını anlattılar. Hatta o kadınların arasında benden çok daha eğitimli, meslek sahibi olanlar varmış.

Erkek bedeni kadınınkinden daha güçlü. Bu basit biyolojik gerçek yüzyılların birikimini nasıl ezip geçebiliyor?

Hem merak ediyorum, şiddete başvurmayı erkekler kendilerine nasıl yediriyorlar? Öyle kırıp döken bir insan hayatta mutlu olamaz ki.

Burada zamanımın çoğu böyle şeyler düşünerek geçiyor. Bir de bebeğimi, boş yere adını Umut koyduğum kuzumu düşünüyorum. Kaderini tahmin etmek beni korkutuyor.

Bir gün yine böyle arpacı kumrusu gibi düşünürken yanıma bir adam geldi. O kadar dalmışım ki kim olduğunu önce anlayamadım. Moralim bozuktu, hiç konuşacak halim yoktu. Meraklı soruları çekemezdim. Bu yüzden dönüp bakmadım önce.

Birden konuşmaya başladı. Sesini tanıyordum. Çocukluğumun masum gecelerinden, okul sıralarında geçen günlerden, kışın talaş ve tebeşir kokusu eşliğindeki eski görüntülerden tanıyordum.

“Üzülme kızım” diyordu bana; “üzülmesi gereken aslında sen değilsin, benim.”

Döndüm ve onu gördüm: Gazi Paşa karşımdaydı. Buraya geleli altmış küsür sene olmamış gibi genç ve ışıklıydı. Üstünde Kocatepe’de giydiği palto, başında kalpağı vardı. Laf aramızda, onun Kocatepe’deki resmini çok severim. Zaten burada herkesi en sevdiğiniz haliyle görüyorsunuz.

“Yorgun bir ülkeye baktık ve bir hayal kurduk kızım” dedi; “Çalışırız, olur sandık. Kadınıyla erkeğiyle bir geleceği paylaşırız diye düşündük. O yıllarda zaman bizden yanaydı. Bir savaş kazanmıştık, yenilerini de kazanırdık. Oysa sana baktıkça yenilgi duygusuyla doluyor içim. Üstelik ben bir komutanım. Yenilmeyi sindiremem içime.”

O sırada biri daha geldi. Kendisini yeni tanımıştım. Büyük şairdi. Şimdi adını söyleyince bu belki size komik gelecek ama ne yapayım, yaşarken okuyacak halim olmadı ki hiç.

Nâzım Hikmet ikimize de muhabbetle bakıp “Paşam, kız zaten üzgün…” dedi: “Bir de biz tarihle sıkmasak canını…”

Hemen itiraz ettim: “Rica ederim, ne demek. Yaşarken kimse beni konuşmaya değer bulmadı. Buradaysa rahat rahat konuşuyorum. Hem de kimlerle… İlahi adalet bu olsa gerek.”

“Haklısın şair…” dedi Gazi Paşa; “Ama şunu bilin ki, kadınla erkek omuz omuza vermeden gurur duyacağımız bir ülke yaratamıyoruz. Ama bu basit gerçeği nedense bir türlü kavrayamadık. Hayal kırıklığım bu yüzden çok derin.”

“Mao’nun bir sözü var” dedi Nâzım: “Göğün yarısını kadınlar omuzlarmış.”

“Propaganda yapma…” dedi Gazi Paşa, acı acı gülerek.

Sonra beni selamladılar, aralarında konuşa konuşa uzaklaştılar. Arkalarından baktım. Hayal kırıklığına uğramış bu iki büyük adamın yanında benim, yani küçücük Güldünya’nın dertlerinin ne önemi vardı?

Gerçi bir önemi varmış ki fotoğrafım afişlere yapıştırılmış, hakkımda sloganlar üretilmiş, koskoca Uluslararası Af Örgütü beni örnek gösterip “kadına yönelik şiddete son” kampanyası başlatmış. Hatta “Güldünya’ya sesleniş” diye bir mektup yarışması bile düzenlemişler. Haklarını nasıl öderim?

Bari bir mektup da ben yazayım dedim. Sonra da kelimelerimi yukarıda resmini gördüğünüz yazarın hayal gücüne emanet ettim. Fena adama benzemiyor. İnşallah bir yanlış yapmamıştır.

İnşallah bana yazılan onca mektup bir gün ulaşır adreslerine.

23.03.06″

Yukarıda da bahsedildiği gibi Güldünya için, Güldünya’ya Sesleniş” diye bir mektup yarışması düzenlenmişti. Birinciliğe uzanan mektup, İzmir’den 24 yaşındaki Ezgi Kızmaz’ın mektubuydu. Tekrar tekrar okudum. Belki de hayatımda en çok okuduğum mektup budur. Paylaşmak istedim:

“Sevgili Güldünya;

Sen daha önce hiç mektup aldın mı? O kısa hayatına kaç mektup sığdırdın? Senin hayatın mektuplara sığar mı, Güldünya? Dünyada şiddete maruz kalan tüm kadınlar, aslında aynı ülkede yaşar. Bu ülkenin sokaklarında, yara izlerini örtmek için makyaj yapmış kadınlar dolaşır. Sokakta karşılaşan her kadın, kendinden bilir o boyanın altında ne olduğunu. Bu maskeye sadece bu ülkenin çorak topraklarında yetişen erkekler kanar. Bu erkekler yaralar açar, yaraları kapatmak için yapılan makyaja tapar. Erkeklerin arasında, bir kadının yaraları tekrar tekrar böyle kanar.

Bu ülkede sokağa çıkabilen kadınlar, her akşamüstü karanlık çökmeden eski bir oyunu oynar, Güldünya. Hava kararmadan eve dönme oyununu herkes çocukluğunda öğrenir, ama sadece kız çocukları hayat boyu oynamaya devam eder. Oyunun kuralları, hileleri, müzik kesildiğinde sandalyeye oturma oyununu hatırlatır. Müzik kapandığında, hava karardığında açıkta kalınmamalıdır. Müzik kesildiğinde oturmaya hazır olmak için nasıl bir sandalyeye yaklaşılır, etrafında oyalanılırsa, kadınlar da havanın kararacağını anladıklarında apar topar evlerinin olduğu mahalleye döner. Kadınlar aceleci adımları müziğe uymadığı için durdurulamaz. Mahalleden ayrılmayıp oyunbozanlık yapanlar suçlanamaz. Kadınlar bu oyunu karanlıktan korktukları için oynamaz, Güldünya.
Işık kapatıldı; sokaklar karanlık şimdi. Eve dönemeyen kadının yarın daha çok makyaj yapması gerekecek. Bu evlerde her akşam toplanılır. Konuşulmaz, sadece nefes alınır. Bu gürültülü solumalardan, sessiz iç çekişlerden evlerin camları buğulanır. Buğulanan camlara kadınlar sevdiklerinin isimlerini yazmasınlar diye “yarın yapılması gerekenler” yazılır. Ertesi gün pencereden sokağa bakmak isteyen kadına yapılması gerekenler engel olur. Hep yapılması gerekenler bitmeden akşam olur, yine toplanılır, yine nefesler alınır. Artık sevdiklerinin ismini camın buğusuna yazmak kadınların aklından geçmez.

Camlarında kuralları yazılı bu evlerin camları silinmez, pencereleri açılmaz; içerisi havalandırılmaz. Kadınlar her gün yakınlarının nefesleriyle boğulur. O kadar çok penceresiyle bu ev, sokağı görmeyen dört duvar olur. Evlerin duvarları incedir, bu duvarları geçebilen yine de sadece sestir. Komşu kadının çığlığı televizyon sesiyle bastırıldıktan sonra uyunabilir. Bu evlerde uyuyabilmek için, önce vicdanı uykuya yatırmak gerekir. Güldünya, burada da, her gece kadınlar uykuya dalar. Rüyalarında yaralarını yamar. Ama aslında üstünde incecik örtüyle, olası katilinin yanında savunmasız yatar. Bu ülkede de, birisini öldürmeden kimse katil diye anılmaz. Belki bu yüzden kadınlar öldürülene kadar katillerine koca, baba, ağabey, dayı, amca demek zorundadır. Bu evlerde geceler, gündüzler, yıllar geçer. Zaman içinde, havalandırılmayan evin kokusu, evde en çok zaman geçirmek zorunda kalanların; kadınların üstüne siner. Kadınlar üstlerine sinen bu koku yüzünden evin dışındayken bile evi unutamaz. Yakınlarının nefeslerinin kokusu burnundayken, nefesleri de ensesinde gibidir. Bu yüzden kadınlar evin içinde; onların gözü önünde nasıl davranıyorsa, evin dışında da öyle davranmak zorundadır. Kadınlar üstlerinde evin kokusuyla fazla uzağa gidemez. Kokuyu tanıyanlar onu ele verir. Bu koku yüzünden Bitlis-İstanbul arası 1505 km. olmaktan çıkar. Bu ülkede hiçbir yer o kadar uzak olamaz.
Ve Sevgili Güldünya, bu ülkedeki kadınlar hiç mektup almaz. Çünkü onlar kimsenin “sevgili”si olmaz. Sen, Güldünya? Sen daha önce hiç mektup aldın mı?
Güldünya, ağabeylerin yol ortasında seni neden kalçandan vurdu? Kuzeninin kocasının sana tecavüz etmesinden, kalça hareketlerini sorumlu tuttukları için mi? Tecavüzden geriye kalanı, evlenmeden bu kalçaların arasından doğurduğun için rni? Ağabeylerin seni neden vurdu, Güldünya? Sağ kalçanı kim kanattı, Güldünya? Bedenini yağmalarken onu sıkıca kavrayan akraban mı, yol ortasında oraya kurşun sıkan ağabeyin mi, yoksa hastanede orayı sarıp sarmalayıp korumayanlar mı? Güldünya, kim canını daha çok acıttı?

Annen mezarının başında sadece senin için mi ağladı, Güldünya? Bir anne kızının katiline her gün yemek hazırlamak zorunda kalır mı? Silahı verenle koyun koyuna yatar mı? Bir anne için kurbanla katili aynı karında taşımış olmak, yeterince ağır bir yük değil mi? Annen mezarının başında kimin için ağladı, Güldünya?
Sadece senin canın mı yandı, Güldünya? Başka kimler, aynı evde yaşadıkları için katillerine yakalandılar? Kimler tanıdık bir yüz olduğu için katillerini tanıyamadılar?
Alicia Aristregui, İspanya. 2004. Ayrıldığı kocası tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Birgül Işık, Elazığ. 2005. Katıldığı televizyon programında şiddet gördüğünü söylemesinin ardından, sokakta oğlu tarafından öldürüldü.
Cheagh Rooteh, Irak. 1993. Yabancı bir adamla konuştuğunu gören babası tarafından öldürüldü.Çiğdem İnce, İzmir. 2003 Evlilik dışı hamile kaldığı için ağabeyi tarafından öldürüldü.Dilber Kına, İstanbul. 2001. Erkeklerle gezdiği için babası tarafından baltayla öldürüldü. Evrim Sarıçiçekler, İstanbul. 2005. Ailesinin karşı çıktığı birisiyle evlendiği için ailenin görevlendirdiği birisi tarafından öldürüldü.Fadime Şahindal, İsveç. 2002. İsveçli bir genci sevdiği için babası tarafından öldürüldü, Güldünya Tören, İstanbul, 2004.Hatun Sürücü, Almanya, 2005. Zorla evlendirildiği akrabasından boşandıktan sonra bir “Alman gibi” yaşadığı için sokakta ağabeyi tarafından öldürüldü.Ivy Blore, Kanada. 2004. Aile içi şiddet kurbanı.
Kadriye Demirel, Diyarbakır. 2003. Tecavüze uğrayıp hamile kaldıktan sonra ağabeyi tarafından öldürüldü.
Leticia Aguliar, Amerika. 2002. Aile içi şiddet kurbanı.
Maria Terasa Carlson, Filipinler. 2001. Evliliği boyunca şiddete maruz kaldı. Sonunda 23. kattan atlayarak intihar etti.

Nadia Anjuman, Afganistan. 2005. Afganistanlı şair, kocası tarafından dövülerek öldürüldü. Olivia Hodson, Amerika, 1999. Aile içi şiddet kurbanı.
Pınar Kaçmaz, Diyarbakır. 2002. Evden kaçıp mankenlik ajansına başvurduğu için babası ve ağabeyi tarafından öldürüldü.

Rukhsana Naz, İngiltere. 1998. Evlilik dışı hamile kaldığı için annesi ve ağabeyi tarafından boğularak öldürüldü.
Sevda Gök, Şanlıurfa. 1996. Pastaneye gittiği gerekçesiyle bir yakını tarafından öldürüldü. Şemse Allak, Mardin. 2002. Evlilik dışı ilişkiye girdiği gerekçesiyle taşlanarak öldürüldü. Tasleem Begum, İngiltere. 1995. Erkek arkadaşı olduğu için kuzeni tarafından arabayla defalarca ezilerek öldürüldü.
Ursula Allen, Amerika. 2002. Aile içi şiddet kurbanı.
Victoria Anna, Amerika. 2002. Aile içi şiddet kurbanı.
Yeşim Sağlam, Adana, 1998. Kocasını terk edip sevgilisiyle beraber olduğu için babası ve kocası tarafından öldürüldü.

Zehra Karagöz, Şanlıurfa, 2003. Başka erkeklerle beraber olduğu söylentileri üzerine kocası tarafından kalbinden bıçaklanarak öldürüldü.
Alfabenin tüm harflerine kan bulaşmışsa, pekâlâ aynı harfler bu kez acıya ortak olmak için bir araya gelebilir. Bu mektupta da senin için bir araya geldiler, Güldünya. Tüm bu harfler, üstlerine bir daha kan bulaşmasın; bu mektuba sığmayan liste daha da uzamasın dileğiyle toplandı. Simdi artık hepsi dağıldı, geriye sadece son olarak

sana sunu söylemek isteyen harfler kaldı:
Güldünya, sen ağlarken, güler mi hiç bu dünya?”

Her seferinde bu son olsun diyoruz da neden hiç sona ermiyor bu meret? Neden hep madur kadınlar oluyor? Kadınları, o kalbimizin diğer tarafını bu kadar görmezden gelmek, bu kadar dışa itmek, bu kadar hapsetmek neden? Her seferinde içimiz kan ağlayarak okuyoruz haberleri. Erkeğiyle kadınıyla… Mektupta da dediği gibi “kadın hep güçsüz”, ama neden erkekler onların bu zaafından faydalanıyor? Bir kadından güçlü oldukları için o kadına istediğini yapma ve yaptırma hakkını kim veriyor onlara? Hangi düşünceye, hangi insanlığa sığıyor bu? Erkek olmak bu mu?

Bir kaç bayan arkadaşıma Güldünya’yı hatırlayıp hatırlamadığını sordum. Aldığım cevaplar ürküttü beni. Bir kaç sene sonra Pippa Bacca hatırlanır, Güldünya Tören unutulursa vay halimize…

Yazı kategorisi: Uncategorized | 1 Yorum »

Biz erkek değiliz!

Yazan: flamboyantstriker Nisan 17, 2008

“Biz erkek değiliz!

Yaşamakta olduğumuz birçok olay, üçüncü sayfa ülkesindeymişiz hissi uyandırıyor.

Pippa Bacca’nın korkunç ölümü ikiyüzlülüğümüzle yüzleşme fırsatı verebilir belki. Kadınlara yönelik baskılar ve saldırıların sıklıkla yaşandığı bir ülkedeyiz. Pippa T.C. devleti vatandaşı olsaydı, büyük ihtimalle, üçüncü sayfa haberi olarak kalacaktı bu olay. ‘Ele güne rezil olduk’ kaygısıyla verilen demeçlerin, yapılan haberlerin her tarafında ikiyüzlülük akıyor.

Bu ülkede kadınlar yoğun bir şekilde şiddete ve saldırıya maruz kalıyor, öldürülüyor ve buna birçok kisve bulunuyor.

Biz bu kisveleri reddeden erkekler olarak, tepkimizi göstermek için bir yürüyüş/gösteri yapacağız.

‘Tecavüz etmek erkeklikse biz erkek değiliz!’
‘Namuz bekçiliği yapmak erkeklikse biz erkek değiliz!’
‘Öldürmek erkeklikse biz erkek değiliz!’
‘Homofobik olmak erkeklikse biz erkek değiliz!’

diyeceğiz ve kara duvaklar takıp yürüyeceğiz. Yanlız değiliz; kadınlar da bizimle olacak.
Üçüncü sayfa ülkesinde yaşamak istemiyoruz!

Kara duvakli erkekler.”

Bu da Ek$i sözlük’ten bu kampanya ile ilgili bir entry;

“Bir kere okudum.
Bi daha okudum.
Bi daha okudum.

Erkekler. Erkekler, erkek kimliğinin onların sırtına çaldığı kırbaçtan kurtulmak için ses verecekler.

Hem de evde rakı sofrasında, ergen bloglarında, ekşi sözlük entrylerinde değil.

Sokakta. Taksim gibi bir semtte.

Gümbür gümbür haykıracaklar, her şeyden önce kendi özgürlükleri ve vicdanları için.
Erkek olarak, hemcinslerinin ve kadınların karşısında pankartlarını açacaklar,
“Ben katil değilim!” diye basbas bağıran yazıları taşıyan.

Çünkü erkek, namus bekçiliği gibi, “bu kadın bunu sikmek lazım” öğretilmişliği gibi, “erkek adam ağlamaz” saçmalığı gibi etiketlerden yırtılmak istiyor.

Çünkü erkek, erkek kimliğiyle özdeşleştirilen “tecavüz ve katl” gibi suçların erkeklerin üzerine “hakmış” gibi yapışmasınan artık bıktı.

Erkek, “erkekliğinin” suçlarla anılmasından tiksindi.

Bunun için, öğretilmiş erkeklikten sıyrılıp, insanca yaşamak için, adam gibi yaşamak için ses verecekler..

Bir kadın olarak, karşı cinsle gurur duymamı sağlayan ve ona saygımı arttıran çok çok önemli bir adım.

İçinde cesaret ve vicdan olan tüm erkeklerin katılması gereken eylem.

Çünkü bu savaş kadınların savaşı değil, insanlığın savaşı!

Kaybedecek isimmiş.
Siz, erkeklik/insanlık onurunuz için neyi göze alırdınız?”

Entry’de blog yazarlarına biraz giydirme var ama ana fikir o değil. Kampanyada satır aralarında verilen mesajlar güzel. Hatta çok güzel. Lakin kara duvak takma olayı kampanyanın ‘bir kesim’ tarafından sululaştırılmasına ve ana fikrin önüne geçilmesine sebep olabilir. Bu kampanya için en güzel şarkı sanırım Aylin Aslım’dan Güldünya olur:

Canım abim vurma beni
Bu dünyadan alma beni
Dökülür mü kardeş kanı?

Bir karında yatmadık mı?
Bir anada doğmadık mı?
Bir memeden doymadık mı?

Binbir yarayla tek bir kurşunla gitti gül dünya
Kim farkında kimin umrunda yandı(söndü) bir dünya

Seni gönderene söyle
Köydeki büyük meclise
Daha çocuk yaşta üstüme çıkan herife
Eğer böyle ölürsem iki elim yakanızda
Hayaletim gezer düşer peşinize

Buluşma yeri: Galatasay lisesi ile Yapı ve Kredi Bankası arasındaki heykelin önü
Zaman: 19 Nisan Cumartesi Saat 17:45

Yazı kategorisi: Uncategorized | » yorum bırak;

Roque Junior Katar yolcusu

Yazan: flamboyantstriker Nisan 17, 2008


Bir zamanlar Türkiye’ye geleceğine dair haberler çıkan Brezilya’lı oyuncu bir yıllığına Al Rayyan ile sözleşme imzaladı. Önümüzdeki sezon gözlerden uzak olacak. Biraz yatıp, fazlaca para kazanıp ülkesine döner. Güzel iş vesselam.

Yazı kategorisi: Transfer Haberleri | » yorum bırak;

Sadece Ronaldinho değil!

Yazan: flamboyantstriker Nisan 17, 2008


Silvio Berlusconi Ronaldinho’nun Milan’da oynamak istediğini, çünkü Milan’ın kupaların her zaman en büyük adayı olduğunu ve kadrosunda yıldız Brezilyalı oyuncular bulunurduğunu söyledi.
Yıldız olarak sadece Ronaldinho değil, bir defans ve bir forvet oyuncusunu da kadrolarına katmak istediklerini belirtti. İsabet olur…

Yazı kategorisi: Transfer Haberleri, İtalya'dan Futbol | » yorum bırak;

Haberler

Yazan: flamboyantstriker Nisan 17, 2008

  • Manchester City, Eriksson’un yerine Scolari’nin geleceği haberini yalanladı ve Eriksson’dan memnun olduklarını söyledi.
  • Quaresma; “Porto için oynamaya devam etmek istiyorum. Bu kulübü temsil etmek beni onurlandırıyor.”
  • Aston Villa Sorensen’in yerine Cudicini’yi kadrosuna katmak istiyor. Cudicini nihayer düzenli ilk 11 şansı bulabilecek.
  • Real Madrid sözleşmesi 2010′da bitecek olan Robinho ile masaya oturmaya hazırlanıyor. Robinho da kalmak istediğini söyledi.
  • Maxi Rodriguez Juventus’un kendisiyle ilgilendiği haberlerine; “Burada mutluyum ve kalmak istiyorum. Şampiyonlar Ligi’ne gitme şansımız var ve ben bu şansı kaçıramam.” dedi.
  • Joe Cole, kariyerini Chelsea’de bitirmek istediğini söyledi.
  • Atletico Madrid Pablo Zabaleta ile ilgileniyor. Heitinga’dan sonra defansa bir takviye daha gelecek gibi…
  • Porto Belenenses’li defans oyuncusu Rolando ile anlaştı.
  • Julio Baptista sezon sonunda Real Madrid’ten ayrılacak. Sevilla’ya geri dönme ihtimali olan oyuncuyu, Real Madrid Dani Alves transferinde kullanmak istiyor.
  • Büyük kulüplerin transfer listesinde bulunan Samir Nasri büyük ihtimalle önümüzdeki sezon da Olympique Marseille forması giyecek.
  • Nihat’lı Villarreal’in oyuncusu Pascal Cygan’ın peşinde Rennes, Lille ve Real Betis varmış. 33 yaşındaki oyuncu hala gözde…

Yazı kategorisi: Transfer Haberleri, İngiltere'den futbol, İspanya'dan futbol, İtalya'dan Futbol | » yorum bırak;